SAKIZLIHAN BUTİK OTEL

Leave a comment

Uzun ve eğlenceli geceleri, sakin ve her daim esintili gündüzleri… Evet, Alaçatı ikiyüzlüdür! Ama bu, şehirdeki ikiyüzlülüğe benzemez; değişkendir, her keyfi birarada yaşarsınız…

Ege’nin doğası ve iklimiyle en güzel beldelerinden Alaçatı’da bulunan Sakızlıhan Otel, 120 yılı aşkın tarihi barındıran taş yapısı, modernize edilmiş birbirinden şık 8 odasıyla size kusursuz bir şehirden kaçış vaat ediyor. Biz de ararken kendimizi Alaçatı’da bulduk.

SAKIZLIHAN 2010 SEZONU ODA FİYATLARI
  15 Haz.-15 Eyl.
Oda Fiyatı (TL)
Diğer Tarihler
Oda Fiyatı (TL)
Giriş Kat Oda 250 150
Standart Oda 300 200
Cumbalı Oda 350 250
Balkonlu Oda 400 300
Büyük Odalar 500 350
     
İlave Yatak 100 50

FİYATLARIMIZ İÇİN TIKLAYINIZ…

SAKIZLIHAN 2010 SEZONU ODA FİYATLARI
  15 Haz.-15 Eyl.
Oda Fiyatı (TL)
Diğer Tarihler
Oda Fiyatı (TL)
Giriş Kat Oda 250 150
Standart Oda 300 200
Cumbalı Oda 350 250
Balkonlu Oda 400 300
Büyük Odalar 500 350
     
İlave Yatak 100 50

Adres; Sakızlıhan Otel
Yeni Mecidiye mah. Kemalpaşa cad. No: 114
Alaçatı-Çeşme-İzmir
E-mail adresi:sakizlihan@gmail.com
Telefon 0.232.716 61 08
Faks 0.232.716 61 09

Dünyanın Görülmesi Gereken En Güzel 5. Yeri

Leave a comment

Bannf Milli Parkı ( Kanada)

Kanada’nın ilk ulusal parkı unvanına sahip olan Banff, 6641 kilometrekarelik alanının her köşesinde değişik mücevherler barındıran harika bir coğrafya. Ülkenin batısında, güney-kuzey doğrultusunda uzanan Kayalık Dağları (Rocky Mountains) zinciri eteğindeki Waterton, Kootenay, Yoho, Jasper ve Glacier doğal parkları arasında 1500 kilometreyi aşan yürüyüş rotaları ve doğal güzellikleriyle öne çıkıyor Banff.

Karşıdaki dağın silueti olduğu gibi önümdeki suya yansıyor. Yemyeşil orman dokusu ve karlı doruklar ikinci bir dağ görüntüsü oluşturuyor duru suda. Doğal bir ayna karşısındayım sanki. Sabahın ilk saatlerinde inanılmaz bir dinginlik var havada. Seyrettiğim manzaraya o kadar dalmışım ki, sessizliği yırtan bir kürek sesiyle irkiliyorum. Suda bir kuğu gibi süzülen kırmızı kano, dağın göldeki görüntüsünü ikiye ayırırken kendi yansımasını yaratıyor berrak yüzeyde. Elimdeki çayın buharı yüzümü ısıtırken, doğanın ne kadar usta bir ressam olduğunu düşünüyorum.

Kanada’nın ilk ulusal parkı unvanına sahip olan Banff, 6641 kilometrekarelik alanının her köşesinde değişik mücevherler barındıran harika bir coğrafya. Ülkenin batısında, güney-kuzey doğrultusunda uzanan Kayalık Dağları (Rocky Mountains) zinciri eteğindeki Waterton, Kootenay, Yoho, Jasper ve Glacier doğal parkları arasında 1500 kilometreyi aşan yürüyüş rotaları ve doğal güzellikleriyle öne çıkıyor Banff. Zaptedilmesi zor zirveleri, her daim karlı dorukları, heybetli buzulları, her biri doğa harikası buzul gölleri, yükseklere ulaşan sık ormanları, endemik bitkileri ve yaban hayatıyla Nepal’den sonra dünyanın en güzel doğa sporları mekanı olarak tanımlanıyor gezginlerce.

Yerli kabilelerin yüzyıllar boyunca özgürce yaşadığı bu topraklar, beyaz adamın kıtaya ayak basmasıyla birlikte hızla değişime uğramış. Kanada Pasifik Demiryolları’nda çalışan ve altın aramaya gelen iki işçi tarafından 1883 yılında keşfedilmiş Banff coğrafyası. İskoçya’nın Banffshire kasabasından gelen George Stephen ve Donald Smith, altın yerine sıcak su kaynakları bulmuşlar ve kurulan kente doğdukları yerin ismini vermişler. Şehrin merkezinde bulunan kaplıcaların yakınına yapılan Fairmont Banff Oteli, Kanada’yı baştan başa geçen demiryolu hattının konaklama istasyonlarından biri olarak bölgenin gelişmesinde önemli bir rol oynamış. 1885 yılında Ulusal Park ilan edilen bölge, kaşiflerin ve maceraperestlerin istilasına uğramış zamanla. Kayalık Dağları’nın başkenti olarak anılan Banff, Unesco tarafından ‘Dünya Mirası’ olarak koruma altına alınmış durumda bugün. Her mevsim farklı bir güzelliğe bürünen park, dünyanın en popüler kayak ve tırmanış parkuru olarak her yıl dört milyonu aşkın turisti ağırlıyor. Bow nehrinin kenarına kurulan küçük kent merkezi ise, butik otelleri, pansiyonları, farklı ülkelerin damak tadını yansıtan restoranları ve her keseye uygun doğa sporları malzemesi satan dükkanlarıyla günden güne gelişiyor.

Rundle (2949 m), Tunnel (1692 m), Norquay (2522 m) ve Sulphur dağlarıyla kuşatılmış kent merkezine yerleşip, turizm bürosundan gerekli bilgileri alıyoruz vakit kaybetmeden. Bow nehri kıyısındaki yürüyüş rotasını takip ediyoruz öncelikle. Bisiklet, koşu, paten gibi çeşitli spor aktiviteleri yapanlar doldurmuş her yanı. Nehrin küçük bir şelaleye dönüştüğü noktadan çığlıklar duyuyorum. Seslerin, suyun debisinin kuvvetlendiği bölümde rafting yapanların adrenalin dolu bağırışları olduğunu anlıyorum az sonra. Nehrin kenarından başlayan orman dokusu içinde şato benzeri eski bir bina yükseliyor. Bir asırdır turistlere hizmet veren Fairmont Oteli, oksitlenen yeşil çatısıyla ağaçların arasına doğanın kucağına yerleşmiş. Otelin biraz ilerisindeki kaplıcaların açık havadaki havuzlarında dinlenme molası veriyoruz. Sıcak sulardan yükselen buğunun içinden bakınca, Sulphur dağına tırmanan teleferikler sisler ardındaki hayaletlere benziyor. Az sonra 2281 metre yükseklikten Banff’i seyretmek üzere teleferiklerden birine biniyoruz. Zirveye vardığımızda ısı farkı hatırı sayılır derecede hissediliyor. Bulutların sarmaladığı dağların gölgesi kent merkezini griye boyarken, kar taneleri atıştırmaya başlıyor.

Ertesi gün şehrin merkezinden gökyüzüne doğru yükselen Tunnel dağına yürüyüş yapıyoruz. Ağaçlar arasındaki patikayı izlerken geyikler çıkıyor yolumuza. Bu coğrafyada yabanıl hayatla insanlar arasındaki ilişki, birbirlerinin yaşam alanlarına müdahale etmemeye dayanıyor. Patikanın sona erdiği tepeden, kent merkezini başka bir açıdan seyrediyoruz bu kez. Yağmurlardan sonra suları kahverengiye dönüşen Bow nehri, dönemeçler yaparak deli deli akıyor. Irmağın ikiye böldüğü şehir, iki katlı ve bahçeli ahşap evlerle kaplanmış. Yerleşimin hemen dışında masmavi sularıyla göller başlıyor. Öğleden sonra ormanlar ve dağlar tarafından kucaklanmış kocaman mavi boncuklara benzeyen göllere ayırıyoruz zamanımızı. Üç bölüme ayrılan Vermilion Gölü kısa bir yürüyüş mesafesinde. Sularının rengi çevresindeki ağaçların yeşiline karışan Johnson, aynı zamanda bir kamp alanı olan Two Jack ve yerli dilinde ‘Ruhların Suyu’ anlamına gelen Minnewanka göllerini dolaşıyoruz hayranlıkla.

Bir sonraki gün Banff ile Lake Louise arasındaki otobana paralel uzanan Bow Vadisi Yolu’ndayız. Yaklaşık 60 kilometrelik güzergah boyunca arabayla ağır ağır ilerlerken, doğanın sunduğu hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya çalışıyoruz. Bourgeau, Twin, Arnica ve Vista gölleri, Silverton şelalesi, Johnston kanyonu gibi kısa yürüyüşlerle ulaşılan sayısız güzellikler şaşkına çeviriyor beni. Özellikle yüksek duvarlarla çevrili Johnston kanyonu içindeki birbirinden muhteşem şelaleler görülmeye değer. Akşam Castle dağı eteğindeki orman dokusu içinde kaybolmuş sevimli bir otele yerleşiyoruz. Görüntüsüyle insanda hem hayranlık, hem de ürküntü duyguları uyandıran Castle dağının göğe doğru uzanan sivri kaya kuleleri, akşam alacasında kırmızıya boyanıyor.

Sabah güneşinin ilk ışıkları dağları aydınlatırken, Kayalık Dağları’nın nadide çiçeği Louise gölünün kıyısına geliyoruz. Göl henüz uyanmamış, sonsuz bir sessizlik içerisinde dinleniyor. Kıyısındaki Fairmont Chateau otelinin aksi suyun yüzüne yansımış. Birazdan doğa uyanacak, gölün çevresindeki yürüyüş yolları insanlarla şenlenirken, kıpırtısız sularında kanolar süzülecek. Yerli dilindeki adı ‘küçük balıklar gölü’ olan Louise, Banff ulusal parkının en çok ziyaret edilen köşelerinden biri. 1730 metre yükseklikteki gölün etrafı yürüyüş güzergahlarıyla dolu. Havaların ısınmasıyla birlikte yukarıdaki Agnes ve Mirror göllerine uzanan patikalarda yürüyüşçülerin neşeli sesleri yankılanmaya başlıyor.

Louise gölü yakınlarındaki bir başka mücevher ise Moraine gölü. On sivri doruklu dağ zinciriyle kuşatılan bu buzul gölü, soluk yeşil görüntüsüyle büyülüyor beni. Yüksek tepelerdeki bir başka güzelliğe, Consolation gölüne çeviriyoruz rotamızı. Yükseldikçe toprak patika karlarla kaplanıyor. Kar diz boyuna yükseldiğinde, omuzlarına aldıkları çocuklarıyla yürüyen Kanadalı bir çifte rastlıyoruz. Ben soğuktan ürperirken, kırmızı yanaklı çocuklar neşe içinde eğleniyorlar. İçinde ağaç kütükleri yüzen gölün varlığı içimi ısıtıyor neyse ki. Ülkenin iklimi genelde soğuk olduğundan, küçük yaştan itibaren her türlü hava koşulunda yapılabilecek doğa sporlarına aşina yetiştiriyorlar çocukları.

Louise gölünün çevresindeki tüm bu güzellikleri bir arada görebilmek için, Whitehorn dağına çıkan teleferiğe doğru yöneliyoruz. 2088 metredeki platformdan Victoria buzulu ve tüm gölleri kapsayan eşsiz bir panoramayı seyretmeyi düşlerken, yolun kapalı olduğunu öğreniyoruz hayal kırıklığıyla. Louise gölünden başlayıp Jasper kentine kadar uzanan Icefield yolu, dünyanın en güzel manzaralı araç rotası olarak tanımlanıyor. Banff ve Jasper doğal parkları sınırları içinde kalan 230 kilometrelik asfalt yol, dağlardan buzullara, göllere, şelalelere uzanan ve bağrında inanılmaz bir yaban hayatı çeşitliliğini saklayan muhteşem bir rota. Buzul göllerinin bir kısmı yol kenarına, bir kısmıysa kısa yürüyüşlerle ulaşılan orman içlerine yayılmış. Hector ve Herbert gölleri birer ayna gibi yansıtıyor bembeyaz dağların suretini. Bow gölünün içinde ise hala buzlar yüzüyor.

Parkın en popüler göllerinden biri olan Peyto’dayız ertesi gün. Göl, gün içerisinde turkuazdan maviye, yeşilden laciverte doğru değişen renklerdeki elbiselerini giyip gösteriş yapıyor konuklarına. Bu doğa harikasının yanından ayrılamıyoruz uzunca bir süre. Tekrar yola koyulduğumuzda, coğrafi ve biyolojik çeşitlilik devam ediyor. Mistaya gölü ve kanyonunun ardından tabelaların yönlendirdiği yürüyüş güzergahları sıralanıyor. Kanolarını araçlarının üzerine bağlamış karavanlar geçiyor yanımızdan yol boyu. Park etmiş arabalara rastladığımızda ise hemen fotoğraf makinelerimize sarılıyoruz. Orman içinden asvalta kadar inen bir yaban hayvanının işareti bu çünkü. Kimi zaman yavrularıyla dolaşıp yiyecek arayan bir ayı, kimi zamansa ürkek adımlarıyla karşıya geçmeye çalışan bir geyik sürüsü olabilir karşımıza çıkan. Mistaya nehrinin Saskatchewan ırmağına katıldığı noktadan sonra doğa eteğindeki sürprizleri döküyor yeniden önümüze: Glacier gölü, Bridal Veil, Panther ve Nigel şelaleleri, Athabasca buzulu ve Sunwapta geçidi. Ardından Jasper doğal parkının sınırları içerisinde kalan heybetli Colombia buzuluna ulaşıyoruz. Kayalık Dağları’nın bu en büyük buzul alanı üzerinde yürüyoruz bir süre. Buz kristallerinin ayaklarımın altında ezilirken çıkardığı sesleri dinleyip, küresel ısınmayla her yıl bir parça eriyen Colombia buzulunun daha ne kadar dayanacağını düşünüyorum hüzünle.

Yeşilin coşkusuyla başladığımız geziyi beyazın büyülü güzelliğiyle sonlandırıyoruz. Kanada’nın bir doğal parkın içine kurulmuş tek şehrinden, Kayalık Dağları’nın incisi Banff’ten ayrılırken, doğanın huzur dolu sessizliği bir kez daha yüreklerimizi sarıyor.

Kanadaya 400 € civarı gidiş dönüş bilet bulabilirsiniz.

Belgrad

Leave a comment

Senenin son demlerini yaşadığımız sakin bir pazar sabahı geç saatte uyanıp da, penceremizi açıp şöyle derin bir nefes almak için gerindiğinizde, hemen komşu ağaçtaki kuşçuk, bize güzel sesliyle sesleniyor . Küçücük bir kuşun hayat dolu bu seslenişi bir yana, ciğerlerimize çektiğimiz “göreceli” de olsa temiz hava içimizdeki ilkbahar özlemini gıdıklıyor. Ve o pazar kendinizi sonbaharın rehavetine kaptırmamaya karar veriyoruz. Kendimizi en yakın ormana atmalı bu pazar.

Çok uzak değil, Maslak’tan Sarıyer’e giderken yol üzerinde bulunan bentler sapağı bizi İstanbul’un nadir belki de biricik akciğeri Belgrad ormanına götürür.

Belgrad ormanı ve hemen bitişiğindeki Fatih Ormanı bize İstanbul’un merkezinin bu kadar yakınlarının, tam teşekküllü ormanlarla çevrili olduğunu hatırlatmak üzere varlıklarını koruyorlar.

Belgrad yoluna saptığımızdan beri bizi yol kenarlarında selamlayan, İstanbul ağaçları parkın içinde daha bir pervasızca bizi selamlıyorlar yol kenarlarından.

Yol bizi arabayı park edebileceğimiz bir alana kadar götürüyor. Bu güzelliği her daim yaşamak isteyen İstanbullular yine ormanlarını ziyarete gelmişler bu gün. Ama havadaki hafif soğukluk , İstanbul’un alışılmış kalabalıklığını önlemiş görünüyor.

Arabadan koşar adım çıkarak ormanın içlerine doğru yolculuğumuzda takip edeceğimiz yürüyüş parkuruna varıyoruz. Yürüyüş parkurunun başında belirtilmese de, kendisi 6, 5 km uzunluğunda bir ring aslında. Parkur ormanın çeşitli noktalarından geçerek zevkli bir yürüyüş ve koşu yolu sunuyor ziyaretçilerine.

Yolumuz ormanın nemi ve İstanbul’dan çok da eksik olmayan kısa yağmur çiselemerinin etkisiyle hafif ıslanmış ve yumuşamış. Kış boyunca dinlenceye çekilecek olan ağaçların güzelim son yaprakları ise yolumuza dökülerek ağamızın altına altuni bir halı sermiş. Etrafımız ise sonbahar güneşinden de kırmızı ve sarı renklerdeki ağaçlardan çepeçevre renk cümbüşü… Aklımızda ister istemez gelen soru; burnumuzun dibindeki bu renk cennetini neden hep uzaklarda aradık ki.

Belgrad Ormanı’nın pazar sakinleri belki de müdavimleri, eşleri dostları ile yürüyüşte- sohbette. Belgrad’ın daimi sakinleri gürgen meşe ağaçları, sarmaşıklar, yabani otlar ise tüm güzellikleri ile dört bir yanımızda. Aileleri ile pazar yürüyüşüne çıkmış köpekler, patilerinin altında hışırdayarak kendilerine oyun yapan yapraklar ile cilveleşiyor olmaktan son derece memnun görünüyorlar. Aklımıza evde bıraktığımız kedilerimiz geliyor. Keşke onları da bunca koku ve renk cümbüşünün ortasına atabilseydik.

Yürüyüş parkuru, İstanbul ortalama yürüyüşlerine göre biraz uzun gelebilecek gibi ama ormanın hışırtısı, kuşların cıvıltısı, etrafında yürüdüğümüz gölün manzaraları o kadar güzel ki, parkurun uzunluğunu bitene kadar fark etmiyoruz bile.

Ağaçların çeşitliliğini merak ediyoruz. Yaprakları toplayıp cinslerini araştırmayı geçiriyoruz bir aklımızdan. Ama hangi birine yetişelim ki bunca çeşit aleminde. Ve hepsini ayrı ayrı sevmek yerine “bir bütün Belgrad ormanı” olarak sevmeye karar veriyoruz.

Belgrad Ormanı sonbaharda cennetin bir önizlemesi gibi, kışı getireceği için sonbahara duyduğumuz tüm burukluğu alıp götürüyor ve sonbahar ile barıştırıyor bizi. Artık sonbahar da tıpkı ilkbahar gibi orman şöleni olacak bizim için. Karar verdik ki; ormana gittik yaz geldi demeyi beklemeyeceğiz. Ve zaten değil mi ki güzelim ormanlar, yaz ayları kış aylarında da tüm güzelliklerini yerlere kadar indirdikleri dalları ile bize sunmaktan hiç çekinmiyor hatta her mevsimin hayata farklı bir merhaba değiş olduğunu haykırıyorlar.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=32938